Kamuoyuna
Kamuoyuna
Daha önceki yazımda “leyleğin atılmış yavruları biz miyiz” diye bir soru sormuştum. Bir buçuk ay geçmesine rağmen bir cevap alabilmiş değilim. Yazdığım yazıdaki gerçekler, yani bizim hikâyemiz çok ses getirmişti. “Ölümü bekleyenlerden mektup var” başlığıyla gazeteler manşet olarak yayınladı. İnternet siteleri yoruma açtı. Köşe yazarları üzerine yorum yaptı. Ama sadece oydu, ilerisine gidemedi. Yani ölümü bekleyenleri kimse arayıp derdini sormadı.
Sizler ölümü beklemek nedir bilir misiniz? Size doktorlar hastalığınızın tedavisi yok, birkaç yıl içinde öleceksiniz demiş midir? Sizler çocuğunuzun gözlerinin içine bakıp onun büyümesine şahitlik edemeyeceğinizi hiç düşündünüz mü? Sizler sırf başkalarına yük olmamak için hemen ölmeyi düşündünüz mü? İşte, biz bütün bunları düşünüyoruz. Çünkü ölmeyi kurtuluş olarak görüyoruz. Yaşayışımızı başkalarına yük, kendimizi dışlanmış hissediyoruz. Yani atılmış yavrular olduğumuzun kanısına varmışız. Başka yavruların yaşaması için bizim ölmemiz gereklidir.
Bizlere meslek hastalıkları hastanelerinden “bu, bir meslek hastalığıdır” diye rapor verilmiş. Yani, bu demektir ki bu insanlar Çalışma Bakanlığı’nın denetiminde görülen işyerlerinde hastalanmışlar. Raporlarımız Çalışma Bakanlığı’na gönderilmiş. Kimimizin 1 yıl kimimizin 2 yıl önce; gönderilmiş ki bizlere sağlık hizmeti verilsin, meslek maaşı bağlansın, ondan da bir haber yok. Hani demiştik ya atılmış yavrularız. Atılmış bir yavruya kim niye cevap versin, hani cevap verse asıl yavrular yani yuvada kalanlar demeyecekler mi “aman efendim onları atıp bizi tercih etmiştiniz. Bizler asıl evlatlarız, onlar geçicidir. Onlardan çok var başkaları gelir yerine”…
Nitekim cevap vermeden asıl evlatlar çıkıp biz bu işi iki yıldır lazerle yapıyoruz. Hiçbir alakamız yok dediler.
Herhalde efendilerimiz gibi medyamız da bizi atılmış yavrular olarak kabul etmişler. 20 yıllık bir firmanın 2 yılıyla yetinip örnek tesis diye haberini yaptılar. Yani 18 yıllık bir sorum(suz)luluğu görmezden geldiler. Oysaki en büyük suçlulardan biridir onlar. Çünkü yüz tane kumlama atölyesi açacak güçleri varken açmadılar, taşeron kulandılar. Yani, bu işin bilincindeydiler. Binlerce kişinin zarar göreceğini biliyorlardı, o yüzden taşeron kullandılar.
Taşeronlar da bunu bir fırsat olarak gördüler. Çoğu taşeronlar bu büyük firmalar tarafından kullanıldıklarını anlamadılar. Çünkü yıllarca aynı işte kendileri de çalışmışlardı.
Artık bu ülkede bu işin hastalığa sebep olduğu öğrenilmiştir. Şimdi daha ekonomisi düşük Asya ülkelerine taşınıyorlar. Yani oradaki Erhan’lar, Beytullah’lar, Abdulhalim’ler ölüm görevini devir alacaklar.
Belki de “efendilerimiz” ölüm takdiri ilahidir gözüyle bakıyorlardır. Bizi görmeyişleri bu sebeptendir.
Bizler de Allah’ın takdirine inanıyoruz. Ölümün herkes için var olduğunu biliyoruz. Yüreğimizi kanatan ise ölümümüzün zamansız oluşudur. Yirmili, otuzlu yaşlarda bir hiç uğruna ölmek kader olmasa gerek. İnsanlar birileri tarafından vurulduğunda vuranlar suçlu sıfatıyla, ölüme sebep olmaktan dolayı cezalandırılırlar. Bir deprem esnasında eğer yapılarda can kaybı olunmuşsa o yapıyı yapanların kusuru araştırılır. Eğer kusurluysa cezalandırılır. Bizlerin ölümünde de bütün bu kusurlar gibi, kusurlar ortadadır.
Avrupa’da insan gücüyle yapılması yasak olan kot kumlama işine ülkemizde izin veriliyor. Bütün bu ölümlere sebep olan çalışma sistemine göz yumuluyor. Tedbiri alınabilirken işverenler masraftan kaçıp ölüme sebep olmuşlardır. Denetleme mercilerimiz buna göz yumduğu, görmezden geldiği için suçludur. Şimdi, diğer bütün ölümlerin suçlularına ceza verildiği gibi bu ölümün de suçlularına ceza verilmelidir. Ölümü bekleyen mağdurlara sahip çıkılmalıdır. Bizler tedavisi olmayan bir hastalığın pençesindeyiz.
Belki ölümümüzü engelleyemezsiniz, ama ölürken gönlümüzün rahat olmasını, gözümüzün arkada kalmamasını, kırılmış olan kalbimizin onarılmasını sağlayabilirsiniz.